• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası
    • TARA GÜRSES - YAZAR ve ARAŞTIRMACI KİŞİSEL WEB SAYFASI
SUÇ VE CEZANIN İNSANDAKİ YANSIMASI
Bize kazandırdığı değerler var mı? En basitinden ahlaki değerler açısından bir oto kontrol mekanizmasını harekete geçirir bireyde.
Ancak bu ahlaki değerler bireysel ve toplumsal vicdanla örtüştüğünde değerlidir. Aksi takdirde ahlaki değerler girdabında kaybolur gidersiniz.

Sözde bütün inanç sistemlerinin dayandığı belli başlı şeyler bireyi sosyal bir varlık olarak değerlendirerek bir takım yanlış davranışlardan uzak tutmak maksadıyla ortaya çıkmıştır.

En ilkel kabilelerde bile yanlış yapan şahsın cezalandırılma ‘’teşhir edilme’’ töreni vardır. Bu bir çeşit af dilemeyi ve pişmanlığı da kapsardı. Amaç caydırıcılıktı.

İnsan medenileştikçe ahlaki değerleri ve suç kavramları da değişim gösterdi. Doğal olarak ceza yöntemleri de. Ancak suç kavramı kişinin kendi iç dünyasında neye inandığı ile de alakalı aslında. Bütün toplumlarda hırsızlık ‘’günah ‘’ ve suç sayılırken ‘’Robin Hood’a’’ kahraman gözüyle bakılması ve öyle anılması suç kavramında çelişkiler yaratmıyor mu? Ya da insanın vicdanı değerlerine göre şiddetle reddettiği bir eylem olan çocuk tacizinin , ensest ilişkilerin ‘’kutsal ,‘’ olarak nitelendirilen kişiler tarafından yapılmasının hoş karşılanarak örnek alınması ?
Peki,İnsan öldürmek en büyük suç iken toplumun belirlediği ve yasalarla izin verdiği,silahlandırdığı kişilerin insan öldürmesi suç sayılmaması gerçeğine ne demeli?

Toplum olarak hepimizin bildiği bir söz var ‘’Minareyi çalan kılıfını hazırlar!’’ Aslında çok doğru. Bugün yeryüzünde 7 milyar insan ve o kadar da vicdan varken kime ve neye göre bir suç kavramı oluşur? Bugünün dünyasında düşünmenin bile bir suç sayılmasından yola çıkarsak insanın varlık amacını yok etmez mi? Kadın ve erkeklere ayrı ayrı biçilmiş kıyafetler ve görevler varken ve her şey onlara göre şekillendiriliyorsa, cinsel kimliğimiz ve seçimlerimizden, bireyin özgürlüğünden ve vicdanı değerlerinin kendi seçimleri olduğundan bahsedebilir miyiz?

Kadın olarak da, erkek olarak da gülmemiz ve ağlamamız bile göz altındayken burada bireye ait ve bireyi yansıtan ne kalıyor? Bunlar bizim ruhumuzun en saf biçimde kendini ifade ediş halleri iken hem de… Kadın kahkaha atar‘’fahişe’’ denir, erkek kahkaha atar ‘’ karı gibi’’ denir. Kadın ağlar ‘’ sulugöz’’ denir, erkek ağlar ‘’ erkek adam ağlamaz ‘’ denir. Daha bu şartlandırmalar bize küçücük bir çocukken yapılmaya başlanır. Çevremizdeki yetişkinlerin kafalarındaki değer yargılarına veya beklentilerine uymadığımız zaman ‘’senden bir bok olmaz, ya da senden adam olmaz ‘’ denir. Ve bu ezik, yetersiz,beceriksiz kimlik bilinçaltımıza yerleşir ve bizim gerçekliğimiz olur. Ve hayatımızın her safhasında bizi değişime uğratacak ya da belki de kozadan çıkmamızı sağlayacak eylemleri daha düşünce aşamasında yok eder. Bizim kendimiz olmamıza izin vermez.

Dünya dediğimiz yerde mevcut sistem işte, insana böylesine karşı ve düşman bir sistem.Hiç birimizin insan olması istenmiyor. Yasaklar, kurallar ve bizlere öğretilen her şeyle olmamızı istedikleri kişi oluyoruz. En asi, çılgın, deli olarak nitelendirdiğimiz kişiler bile sisteme ne kadar karşı gelirlerse gelsinler, ne kadar onun dışında kalmaya çalışırlarsa çalışsınlar yine de bir şekilde onun üzerlerindeki etkilerinden kurtulamıyorlar. Bu öylesine baskın bir güç ki, toplum içerisinde herkesi birbirine karşı önyargı ve hata bulma, yanlış görme ajanı haline getirmiş. Herkes çevresindekiler için bir suç odağı. Her sıra dışı davranış veya düşünce cezayı hak eder.

İnsanı insan yapan en önemli varlık amacımız ‘’Sevgimiz’’ bile …Kimi seveceğimiz, nasıl seveceğimiz hep bizim dışındaki herkesi ilgilendirir ve onların derdidir. Hayatımız boyunca sevdiğimiz şeyler bile çevremizin etkisi ile kontrol edilmeye çalışılır. Yediğimiz yemekten tutun, giyim kuşamımız ya da dinlediğimiz müzik, okuduğumuz kitaplar, meraklı olduğumuz konular, farklılıklarımız, inandığımız değerler ve vicdanımız bile. İnsan olmamızın gerçek anlamına ulaşmamız istenmemiş ve istenmiyor. Peki,

Bizlere din ve inanç sistemleri kavramlarını aşılayanlara ve bunun üzerinden kontrol etmeye çalışanlara baktınız mı hiç? Bizlere ezberletilen suç ve ceza kavramlarının, cennet ve cehennem kavramlarının onları bağladığını gördünüz mü hiç? Vatikan’ın Papa’nın bu kavramlardan muaf olduğu her halinden belli değil mi? Dünyayı yöneten ve başka bir deyişle Dünya’nın tapusunu ellerinde bulunduran 13 ailenin ‘’Allah korkusu ya da öldükten sonra cehenneme gitme korkuları ‘’ var gibi mi görünüyor? Ya da İslam alimlerinin?

Bizlere doğduğumuz andan itibaren iyi insan olmanın çok acı çekmek ve bunun mükafatının da ancak öldükten sonra gideceğimiz cennet olduğu aşılanmadı mı? Kötülük yapanlar da sözde cehennemde yanacaklar… İyi ve saf insanlar hayatı boyunca köle gibi çalışacak, başlarına gelmeyen kalmayacak, her türlü acıyı tadacaklar ama her şey onların cenneti hak etmesi için…Ve bunun adı ’’İlahi adalet’’… Cehennem kavramı da iyi insanların ‘Peki bu kötüler hayatı boyunca istedikleri her şeyi yapıp, hiç cezalandırılmayacaklar mı?’’ sorularına tatminkar bir cevap arayışından çıkmış . Buna güvenip bekleye dururlar kötülerin cehennemde yanacağına inanarak. Sanki onları yanarken seyretmeleri mümkünmüş gibi…

Kötülüğe engel olmaya çalışmak yerine ölümden sonrası kimsenin görüp de geri gelip anlatamadığı hayali bir cehenneme güvenirler. Napoleon Bonaparte’ın sözü gibi: Dünya çok acı çekiyor. Ama kötü insanların şiddetinden değil, iyi insanların sessizliğinden.

Peki iyi insanlar neden sessiz? Korktukları için. Neden korktukları için. Sevdiklerini kaybetmekten, sahip olduklarını kaybetmekten, güç-statü kaybından, toplumdan dışlanmaktan, yalnız kalmaktan, acı çekmekten ve tek kurtuluşunun ölüm ile olmasından… Yaşayan ölüler olduklarını görmek istemezler.

Cennet gibi bir dünyada, cehennemi yaşamaya mahkum edildiklerini bilmezler. Balkona çıkın ya da pencerinizi açın; şöyle derin bir nefes alın. Ertafınıza bakın. Gördüğünüz herkes kar tanesi kadar benzersiz ve eşsiz. Hepsi fiziksel bir beden kullanan ruhsal varlıklar. Hepsi yalnız. Hepsi acı çekiyor. Ama hepsinin bir varlık amacı var. Hepsinin tek istediği şey aslında her şeyin ötesinde ‘’Sevgi’’: Ve hepsinin bilinçaltında aynı şey yüklü ‘’Korku’’… Sevmeye ve sevilmeye bizi bu kadar aç bırakan bir Yaratıcı’mı sizce? Yoksa onu tanımayan bir avuç güç manyağı psikopat zeka mı?

Yeryüzündeki bütün varlıkların ortak açlığı bu. Sevgi.Ve onu korkularımızla bastırıp görmezden geliyoruz. Bırakın korkularınız sizden korksun. Kendinizi onlardan özgür bırakın, bırakın ki, sevginiz serbest kalsın. O özgür kaldığında bu dünya üzerinde yaşayan tüm canlılar için cennet olsun. Bu bizim gücümüz. Onu köleliğe mahkum etmeyin. Ruhlarınızı ve içinizdeki uyuyan gerçek insanı ayağa kaldıracak olan budur. Sevmeyi öğrenin. Kabul edin. Farklılıkları.Sizin seçimleriniz dışındaki seçimleri. Sevginin vicdanımızla olan bağını görün. Affetmeyi, hoşgörüyü, kabullenmeyi ve paylaşmayı öğrenin .İçinizdeki kavgayı bitirin. .

Kendinizle barışın, huzura kavuşun. Bu dünya bizim. Bu bizim zamanımız. Bizimle var. Ve her birimiz kendimizin kahramanı olabiliriz. Yeter ki korkularımızın sesini duymamayı öğrenelim. Kendimize aynada baktığımızda ‘’Seni seviyorum-tüm varlığınla’’ diyebilelim.


Tara Gürses
Paylaş |                      Yorum Yaz - Arşiv     
255 kez okundu

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın
Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi1
Bugün Toplam11
Toplam Ziyaret39855
Saat